28 Ocak 2009

dayanamadım siyasi yorum yaptım

türkiye'nin çeşit çeşit vaziyetleri var, malum. mesela söz konusu avrupa birliği olunca, sınıfın arkasında oturan, kafası derslere pek basmayan, ama sınıfın en etkili öğrencilerinden almanya ve italya gibileriyle muhabbeti ilerletmesi ve sınıfın parlak öğrencilerinden isveç ve hollanda'nın elinden tutup desteklemesi sayesinde az çok bir şeyler beceren ve bu yüzden de öğretmenlerin sınıfta bırakmaya kıyamadıkları, her tenefüste çıkıp deli danalar gibi koşturarak top oynadığından derslere biraz geç, pancar gibi bir suratla, kir ve ter içinde gelen hantal bir öğrenci durumu var.
söz konusu ergenekon olunca ise, tecrübesiz elleri ve yarım yamalak kaptığı yeni ilkeleriyle kendi kendisini tedavi etmeye yeltenen, bunu yaparken buhranlara girip hezeyanlara kapılan, kabuk bağlamış yaralarıyla barışıklığını, sızlayıp kanayan yaralarına olan alışkanlığını yeni yeni fark eden, bu yaralar olmadan yapamayacağından yana endişelenen, tedaviye direnen, "beni benimle bırakın" dercesine kapıları çarpıp kapatan, evinden çıkmadıkça hiç çıkası gelmeyen, mutsuz, laf dinlemez, inatçı bir hali var.
benim karar veremediğimse, bu ergenekon halinin bir ihtiyar huysuzluğu mu, yoksa bir ergen bunalımı mı olduğu...

26 Ocak 2009

kişiler, fiyatlar, listeler

hangi akademisyenin ya da gazetecinin bilmemhangi yabancı kurumdan ne kadar para aldığına dair listeler dolaşıyor internette. iş o kadar saçmalaşabiliyor ki, avrupa birliği kurumlarına ya da unesco'ya sunulup kabul edilmiş projeler için alınan meblağlar bile sanki gayriahlaki ya da gizli saklı anlaşmalar sonucunda elde edilmiş gibi anlatılıyor. bazı gazetecilerin bir küfür gibi telaffuz etmekten büyük keyif aldıklarını fark ettiğim soros, hangi enstitüye ne kadar hibe etmiş falan diye fantaziler yapmak artık alışkanlıkları olmuş. şimdilik, bu tarz listeleri içeren metinlerdeki hakaretamiz ifadeleri ve böyle tevatüre sorup soruşturmadan kulak asanlarda özgür düşünce mevhumunun zerre kadar gelişmemiş olduğunu falan bir kenara bırakalım.

rica etsem yanıtlayabilir misiniz; türkiye cumhuriyeti'nden veya herhangi bir devletten para almak, uluslararası bir düşünce örgütünden ya da bir filantrofistten para almaktan niye daha iyi olsun? diyelim sudan hükümeti'nden para almak, sınır tanımayan marangozlar derneğinden destek almaktan daha mı ehvendir?

kimin nereden ne kadar para aldığını hiç ciddiye almayacak kadar saf olmayı savunacak değilim; ancak bir tartışma sırasında bunu argüman edecek kadar kabız olmayı anlamak da pek mümkün değil ya hu.

22 Ocak 2009

bok yemek

2001 senesinin yılbaşı akşamıydı. Cep telefonu ve internetin 14 – 15 yaşındakilerin eline yeni düştüğü zamanlar yani. 8C’nin neredeyse tamamı o akşam Saffetlerde toplanmış, geceyi birlikte kutlamıştı.
Kızlar, çoğunu hor görüp beğenmedikleri, her gün kirli gömlek yakaları ve sivilcelerine şahit oldukları oğlanlara yine de hoş görünmeye çalışmaktan kendilerini alamamış, abartılı makyajları ve görgüsüzce süslü kıyafetleri ile yalnızca birkaç ay sonrasında o zamanki hallerinden utanmaya başlayacak olsalar da, o gün kendilerini şık ve seksi hissetmişlerdi. Ne de olsa bu hayatlarındaki ilk büyük partiydi ve anne babalarından bu akşamın iznini koparmak için çoğunun saatlerce dil dökmesi gerekmişti. Hangi kokuyu sıkacaklarını ince ince düşünmüşler, hem dikkat çekici hem de hafif birşey sıkmaya çalışmalarına karşın, çoğunlukla basit ve uçucu kokular sıkmışlar, bu kokular da onların ergenlik kusurlarını örteceği yerde daha çok açığa çıkarmıştı. Tenefüslerde, derste, internetten ya da telefonla aynı kokuyu sıkmamak ya da aynı kıyafeti giymemek için uzun uzun konuşmuşlar, muhabbetleri çoğunlukla giysilerden uzaklaşıp dedikoduya dönüşmüştü. Ya partiye gelecek olan diğer kızlardan çekememezlik ve gıptayla bahsetmişler, ya da sınıfaki bazı erkeklerin aslında o kadar da küçük olmadıklarından, üstelik birkaçının oldukça yakışıklı olduğundan ve şimdiden ele geçirilmelerinde büyük fayda bulunduğundan söz etmişlerdi. Ayrıca, aileleri izin vermediği için partiye gelemeyecek olan kimi yaşıtlarını çekiştirmiş; partideki kız sayısının erkek sayısından çok daha az olacak olmasından yana memnuniyetlerini açık açık paylaşmaktan çekinmemişlerdi. Öğretmenleri çok konuştukları için azarlamadan, anneleri ya da babaları da telefonu fazla meşgul ettikleri için kızmadan az önce, gizli saklı sözlerle “ya o iş de olursa?” diye birbirlerine sormuşlar, yanlarında havlu ya da yedek iç çamaşırı getirmeleri gerekip gerekmediğini birbirlerine fısıltıyla danışmışlardı. Çok azının annesi, babası ya da ablası onlara partiyle ilgili tavsiyelerde bulunabilmiş, ne giyeceklerine, hangi kokuyu süreceklerine, yanlarına neler almaları gerektiğine karışabilmişti.
Erkekler, birkaç sene öncesinde tokalarını çalıp saçlarını çektikleri kızlara artık başka gözlerle bakmaya başlamış, ancak yine de aynı sınıftan kızlarla çıkmanın ya da takılmanın çok da cool bir şey olmadığını bildiklerinden parti işini fazla ciddiye almıyormuş gibi gözükmeye gayret etmiş; ancak ne hormonlarına ne de o gecenin unutulmazı olma düşüncesinin çekiciliğine karşı koyamamışlardı. Okulda zaten gömlek giymek zorunda olduklarından o gece hepsi renk renk tişörtler giymiş, okulda takamadıkları küpeleri bu gece takmış, saçlarını geçici boyalarla yeşile, maviye, pembeye boyamışlardı. Yılbaşı akşamı suratlarında bir sivilce olmaması için çoğu iki hafta boyunca ne cips yemiş ne de kola içmişti. Yine çoğu, o gece sınıfın büyük gösteren güzel ve iri memeli kızlarıyla yatmanın hayalini kurmuş, bu hayalle defalarca otuzbir çekmişti. Ne giyip ne sürünecekleri ile ilgili kararsızlık geçirip hezeyanlara kapılanlar olmamıştı, ancak birkaçı partiye gelmeden az önce yırtık olmayan koyu renk çorap bulmakta zorluk çekmiş, sonunda babalarının çekmecesinden bir şeyler araklayıp ayaklarına geçirerek sorunu çözmüştü. En umutsuz olanlar bile yanına prezervatif almayı akıl etmiş, hiçbiri bol bol deodorant sıkmayı ihmal etmemişti. Birkaçı, evlerindeki pahalı yabancı içkilerden aşırmayı da becermişti. Zaten onlardan biri, yanında bilmeden getirdiği Absinthe ile arkadaşlarının çoğunun midesinin allak bullak olmasına sebep olacak, bir başkası ise yirmi beş senelik Chivas Regal’in klozetten içeri dökülmesine yol açacaktı.
Sohbetler her zamanki gibi öğretmen dedikodularıyla başlayıp televizyon dizileri ve müzik klipleri hakkındaki yorumlarla devam etmişti. Kızlar alışverişten, erkekler de bilgisayar oyunlarından söz etmeye çekinmiş, bunlarla karşı cinsi itmekten korkmuştu. Pizzalar yenip bira içilmiş, müziğin sesi televizyonu, kahkahalar da müziğin sesini bastırmıştı. Mutfak kendisine viski ve biradan kokteyl yapmaya çalışanlarla ağrı kesici arayanları; balkon hava almaya muhtaç baygınlarla sigara içen efkarlıları; tuvaletse fazla kaçırıp kusanlarla makyaj tazeleyenleri buluşturuyordu. Yere dökülen bir kadeh şarabı hiçbiri temizlemeyince sekizinin çorabı ıslanmıştı. Çarçabuk tükenip püskürtmeye başlayan bir ketçap kutusu da dördünün tişörtünü lekelemişti. Nasıl olduysa o gece evdeki hiçbir biblo ya da vazoya zarar gelmemişti.
İçlerinden biri bir CD takıyor, bir iki şarkının ardından bir başkası o CD’yi çıkartıp bambaşka türde bir müziği teybe koyup sesini de biraz açmayı ihmal etmiyordu. Biraz Türkçe Pop (diyelim Teoman), ardından dönemin meşhur yabancılarından birşey (mesela Coldplay), sonra biraz metal (Iron Maiden her zaman sevilir), sonra tekrar Türkçe (Duman?) birşeyler... Her yeni şarkıyla müziğin sesi yükselse de, kimse değişikliğin farkındaymış gibi gözükmüyordu. Çoğu hayatında ilk defa sigara içiyor, düzenli sigara içtiklerinden yanlarında paket getirmiş olanlar öngöremedikleri bu sigara talebi karşısında marketler kapanmadan birkaç çaylak içiciyi gidip sigara almak konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Yanında ot getirmiş olan bir iki tanesi de, tehlikeyi fark edip otlarını çoğunluk uyuduktan sonra arka odada bir yerde çıkartmaya karar vermişti. İki şişman kız her isteyene fal bakmaya başlamıştı bile. Önce Yeni Delhi’de, ardından da Moskova’da yeni yılın girişi coşkuyla kutlanırken, bizimkilerin heyecanı iyice artmış, yeni yılda bir sevgili bulacaklarına, milli olacaklarına ve sivilcelerinin azalacağına olan inançlarıyla geleceğe güvenle bakmaya başlamış, saatin geçmesini beklemişlerdi. Geçmiş yılda yaptıkları hataları yeni yılda tekrar yapmayacaklarını sanarak sabırsızlıkla ve şapşalca ondan geriye doğru saydıktan sonra kendilerini 2002 yılında bulmuşlardı.

Hakan aslında popüler tiplerden olabilirdi. Türkiye’de ortaokul sınıflarında popüler olmak için gereken başlıca çoğu özelliğe sahipti; varlıklı bir aile, zevk sahibi bir anne, kaliteli kıyafetler, pahalı ayakkabılar, futbol kabiliyeti, açık renk ten, uzun boylu ve oranlı bir vücut ile nazik bir Türkçe.
Ancak yine de sınıfta dikkat çekici tiplerden biri değildi. Birçoklarına göre özelliksiz ve sıkıcıydı. Muhabbeti pek iyi sayılmaz, espri yapmayı da beceremezdi. Bazı arkadaşları yalnızca bakkaldan gidip de nasıl gazete aldıklarını anlatırken bile etraflarındakileri güldürebilirken, Hakan ne komik bir hikaye anlatmayı, ne de herhangi bir hikayeyi komikleştirmeyi becerebilirdi. Arkadaşlarının komşu kadınlardan, kendi anne babalarından, tüpçülerden, çaycılardan, kapıcılardan bahsederken yaptıkları esprileri Hakan bir türlü yapamaz, işin kötüsü çoğu zaman anlatılan hikayelerin gülünç yanlarını kaçırır, kavrayamazdı. Bundan çok daha kötü başka bir yeteneksizliği daha vardı. Okuldaki güzel kızların yuvarlak kalçalarından, uzun bacaklarından ve iri göğüslerinden bahsedilen sohbetlere doğru düzgün katılmayı tam beceremez; mesela şöyle ağız dolusu bir “amcık” diyemezdi.
Duygusal, ya da işte o yaşlardakilerin özellikle içki içince hislenip deli dolu konuşmaya başladıklarında yaptıkları türden sohbetlerde de pek kabiliyetli sayılmazdı Hakan. Sevdikleri kızları heyecanla anlatıp duran aşık arkadaşlarının hikayelerini dinlerken onları teşvik edecek doğru sözleri söyleyemez; aşk acısıyla gözleri dolan sarhoşları teselli edemez; kimin kimden hoşlandığının ve onun bununla yatıp yatmadığının tartışıldığı dedikodularda aklı karışır ve lafa giremezdi. İçkiyi kaçırıp biraz çakırkeyif olduğunda ise iyice suskunlaşır, ne ağzından tek kelime çıkartır, ne de yanıbaşındaki muhabbete kulak kabartırdı.
Buna rağmen kimi arkadaşları yine de onu kendini beğenmiş ve küstah bulurdu. Bazıları sınav tarihinin ertelenmesi için öğretmenler odası kapısında telaşla beklerken Hakan sınav tarihinin değişip değişmemesine hiç aldırış etmiyormuş gibi görünürdü. Okulun arka bahçesindeki eski kömürlükte sigara içerlerken öğretmenlere yakalanıp enseye tokadı yemekten korktuklarından sigaralarını hızlı nefeslerle çarçabuk içip bitirenlerin yanında o sigarasını rahat rahat içer, dumanını aheste aheste çıkartırdı.
Halbuki ne küstah, ne kibirli, ne de sıradan bir çocuktu. Yalnızca, yaşından biraz daha olgun ve soğukkanlı bir tipti. Fazla sakindi. Derse geç kalacağını bilse bile adımlarını hızlandırmaz, eğer öğretmen onu geç kağıdı almaya yollarsa da itiraz etmez, aynı hızda gider muavinden kağıdı alır, geri gelip sırasına otururdu. Bir seferinde, Hale ile Nesligül Hakan’ın yeni aldığı krem rengi montu düşürüp sonra da monta basarak ayakta sohbet ederlerken, Hakan onların umursamazlıklarına en ufak bir sitem dahi etmeden, monta basmamalarını rica etmiş, onu yerden alıp askıya geri asmıştı.
Yanlış anlaşılmasın; ciddi, uysal ya da yavaş biri değildi Hakan. Coğrafya ve Türkçe derslerinde siyasetle ilgili tartışmalar açıldığında, Hakan bu tartışmalarda televizyondaki açık oturumlarda izledikleri adamlarla kadınların ciddiyetini taklit eden arkadaşlarına katılmaz, ama yine de konuşulanları sükunetle ve hatta merakla dinlerdi. Hakkının yendiğini düşündüğünde ise aynı sükuneti göstermez, diyelim kimya sınavında yok yere kırılan bir puan için öğretmenle ağız dalaşına girecek kadar tartışmayı uzatmaktan; hızını alamayıp on küsur dakikadır bütün sınıfa fırça çekmeye devam eden Türkçeci’ye cevap vermekten hiç çekinmezdi.
Tabii o yılbaşı gecesi yaptığı şey ile onunla ilgili anlattığım bütün bu anekdotların ne kadar ilgisi var bilemiyorum. Ama, diyelim bir espriyi kaçırıp etrafında gülüşen arkadaşlarının suratlarına yakalayamadığı noktanın izlerini arayarak şapşal şapşal bakınırken; dört dubleyi de geçip muhabbetlerden iyice uzaklaştığı ve kendi içine gömüldüğü zamanlarda; boş geçen derslerde çantasından yine bir polisiye çıkarıp okurken, ya da pazartesileri haftasonu oynanan maçları heyecanla tartışan arkadaşlarına bütün önemli maçları izlemiş olmasına rağmen bir türlü eşlik edemediğinde aklından geçenlerle bir ilgisi olmalı o gece yaptığının.

Öpüşe koklaşa yeni yıla girmelerinin ardından salondaki çoğunluk azalmış ve muhabbetler arka odalarda devam eder olmuştu. En kalabalık grup, Saffet’in babasının çalışma odasında toplanmış şarkı söylüyordu. Berkay, Samyeli, Zafer ve Derya, onlara çocukluklarını hatırlatan saçma sözlü pop şarkılarını, anne babalarının gençliklerinden kalma kırk yıllık besteleri, Türk Sanat Müziği şarkılarını, ya da sözlerini kolayca ezberleyecekleri kadar basit olan yabancı şarkıları söylüyor; çoğu zaman bir şarkının dizesini söyledikten sonra hızla akıllarına gelen başka bir şarkıya geçiyordu. Bu sırada Zehra akustik gitarla, Emre de tefle arkadaşlarına tempo tutmaya, onların heyecan ve telaşla şarkıdan şarkıya atlayan hızlarına yetişmeye çalışıyordu. Seslerini, hafızalarını ve duygusallıklarını yarıştırıyor, bazen şarkı sözlerini karıştırıp mahcup olmaktan çekinirken, bazen de umursamadan atıp tutarak ve bağırıp çağırarak söylüyorlardı şarkıları. İçkinin ve dumanın da etkisiyle bazen gerçekten onları hislendirecek anıları hatırlıyor, bazense yalnızca hisleniyormuş gibi yapıyorlardı.
Hemen yandaki odada, Saffet’in odasında ise, şarkı söyleyen arkadaşlarının sesinden rahatsız olup onlar hakkında acımasız espriler yapma yarışına girişmiş olan beş kişilik bir erkek grubu vardı. Orkun ve Salih bir taraftan play station’da basketbol maçı yaparken, bir taraftan da yan odadakileri çekiştiriyordu –erkekleri yavşak kızları da kaşar buluyorlardı. Hemen arkalarında ise Mustafa, Ömercan ve Aykut, yılbaşlarında televizyonlarda gösterilen erotik filmlere dalmış, elleriyle sıkı sıkı kavradıkları biralarını arada kafalarına dikmekten başka pek bir şey yapmıyordu.
Bu sırada evin dar ve uzun koridorunda Şevki ile Jale, duvar dibine çökmüş, daha yeni başlamış aşklarının ilk hüznünü yaşıyorlardı. Jale başını Şevki’nin omzuna dayamış, gözlerini duvardaki bir çatlağa dikmişti. Daha bu gece başlamış olan ilişkiyi sorgulayıp duruyor, kendisini daha önce hiç hayal etmediği bir konumda, Şevki’nin kollarında bulmanın şaşkınlığıyla baş etmeye çalışıyordu. Şevki ise aşk ve alkolün etkisiyle bir süredir iyice keskinleşmiş olan duyularıyla evin her köşesinden gelen sesleri ve kokuları ayrı ayrı algılıyor, sanki tuhaf bir içgüdüyle, sonradan istediği zaman bu anı hatırlayabilmek için her ayrıntıyı hafızasına dikkatle yerleştiriyordu. Jale’nin gözüne giren saçları, pantalonundaki konyak lekesi, yeni temizlenmiş halının kokusu, kulağındaki küpenin sancısı; hepsi birden ona yalnızca mutluluk çağrıştırıyordu.
Sırtlarını dayadıkları duvarın arkasında, yani Saffet’in ablasının odasında ise Hasibe, Tarkan, Rahel ve Serap sömestr arasında nereye kayağa gitseler diye tartışıyorlardı. Üçü konserler, barlar ve eğlence için bu sene de Uludağ’a gitmek isterken; Serap, kaymaya değil içki içip kusmaya gelen o kalabalıktan bıktığını, sabaha kadar dans etmekten sabahın en güzel saatlerinde pistlerin güzelliğini yaşayamamanın saçma olduğunu söyleyip arkadaşlarını Kartalkaya’ya ya da Erciyes’e gitmeye ikna etmeye çabalıyordu.
Saffet’in anne babasının odasında ise, fazla alkole ve yorgunluğa daha fazla dayanamamış olan Melihcan, Artun ve Gizem kendilerini yemek ve sigara kokulu paltolardan oluşan nemli yumağın üstüne bırakmış, uykuya dalmışlardı. Artun ve Gizem mışıl mışıl uyuyordu, ama Melihcan, hızla içtiği yarım şişe tekilanın da etkisiyle, sanki tünellerden geçip sonsuz kaydıraklardan kayıyormuş gibi rüyalar görüyor, çarpacak ya da düşecekmiş gibi hissettiği iki üç dakikada bir uyanıp hala aynı odada yatıyor olduğunu fark ederek iyice hüsrana kapılıyordu.
Onların dışında bir de Kemal uyuyor; salondaki uzak köşede duran antika görünüşlü sallanan iskemlenin üstünde iki büklüm olmuş, kafası taksilerde torpidonun üstüne konan köpek bibloları gibi durmadan düşüp kalkarken kim bilir ne rüyalar görüyordu. Saffet ise salondaki ikili kapeneye yayılmış, bu kadar emek verip fedakarlık yaptığı gecenin sonuna kadar keyfine varamayıp uyumaktan korkarak üstüne çöken ağırlıkla baş etmeye gayret ediyor, ancak yanı başında Sartre, Bukowski ve Ginsberg’ten bahsemeye çalışan Celal ve Fuat’ın muhabbetleri Saffet’e hiç yardımcı olmuyordu. Celal ve Fuat ise, Saffet’e çektirdiklerinden değil ama, hiçbir kızın onların muhabbetiyle ilgilenmediğini fark ettiklerinden dolayı bir süre sonra sohbeti kesip mutfaktakilere katılmaya gittiler.
Mutfakta Zuhal ile Emrah çeşitli kokteyller yapmaya çalışıp, yaptıkları karışımları mutfak masasında ot sarıp ortalığı dumana ve kahkahaya boğan Adil, Polat ve Suna’ya denetirken, Hakan da hem ortamın neşesine katılıyor, hem de kendisine engel olamayarak cep telefonunda araba yarışı oynuyordu. Bir araya geldiklerinde üst üste espriler patlatan Adil ve Polat, içerideki odalarda porno film izleyen, şarkı söyleyen, uyuyan ya da sarmaş dolaş öpüşen arkadaşlarıyla dalga geçiyor, bazı hocaların, ortak tanıdıkların, ünlü şarkıcıların, futbolcuların, oyuncuların taklitlerini yapıyordu. Sabaha yaklaştıkları ve açık pencereden içeri dolan havanın iyice soğuduğu saatlerde, mutfaktaki grubun neşesi iyice artmış, sohbet ederken sesleri gittikçe daha da yükselir olmuştu.
Hakan da bir yandan arkadaşlarına katılıp içkisini yudumluyor ve sıra ona gelince sarmadan bir parça içine çekiyor; bir yandan da araba yarışında üst üste yeni rekorlar kırıp ileri seviyelere yükseliyordu. Bir süre sonra, araba yarışında en son aşamayı bitirmiş olmanın haklı gururuyla yerinden kalktı, mutfaktan çıktı. Koridorda Şevki ve Jale’yi görünce şaşırıp gülümsedi. Her odadan ayrı bir gürültü geliyordu, tuvalete doğru giderken hepsine kulak kabarttı. Samyeli’nin nameli nameli söylediği şarkı, Orkunla Salih’in oynadıkları basketbol oyunundaki spikerin abartılı yorumlarına karışan erotik film müzikleri, Uludağ tartışmasında Tarkan’ın kızları bastıran kalın sesi, Arda’dan çıkan horultu...
Hakan kusmuk ve sidik kokulu tuvalete hızla girip çıktıktan sonra mutfağa dönmeyip balkona çıktı. Gece soğuğu suratına vurunca hoşuna gitti. Balkon demirlerine yaslanıp sokağa baktı. Yeni yılın ilk saatlerinde Ulus tarafına çıkan yokuş boş gözüküyordu. Birkaç sokak öteden bir gülüşme ve sonra da vedalaşma sözleri işitti. Ardından bir arabanın kapısı kapandı ve motoru çalıştı. Hakan bir sigara yaktı. Üşüyordu ama balkonda durmak hoşuna gitti, soğuk ve temiz hava onu kendine getirmişti. Parmaklıkların dibindeki çiçeklerle oynadı; onların kurumuş yapraklarını kopardı. O sırada sokaktan bir pizzacı motosikleti hızla geçti. Saat 3’ü geçiyor olmalıydı. Sigarasını balkon demirinde söndürüp izmariti sokağa attı.

Bir an tereddüt etmiş, ama sonra yine de vazgeçmemiş. O an ne düşündü de böyle bir şey yaptı bilmiyorum. Yıllar sonra o gecenin sırrını bizimle paylaşıp özür dilerken de o an aklından neler geçtiğini kesinlikle bilmediğine yeminler etti. Cebinden telefonunu çıkarmış ve polisi aramış. Sanki Saffet’lerin bir komşusu gibi konuşmuş, Saffet’lerin evinden gelen gürültüden şikayetçi olup polisin ilgilenmesini rica etmiş.
On dakika sonra iki polis memuru geldi. Şikayet olduğunu söyleyip sessiz olmamız gerektiğini, yoksa işlem yapmaları gerekeceğini söylediler. Evdeki çoğu kişi kapıda birikmişti. Sessiz ve dikkatli olacağımıza söz vermemize rağmen polisler kapıdan uzaklaşmıyor, lafı uzatmaya çabalıyordu. Polis işte; gözlerinin kızların göğüslerine kaymasına engel olamıyor, erkeklerin kulaklarındaki küpelere ters ters bakıyor, evdekilerin sarhoşluğunu ve kızlı erkekli bir eğlence ortamının varlığını onaylamayan surat ifadeleriyle yersiz sorular soruyorlardı; kaç kişiydik, kaç yaşlarındaydık, Saffet’in ailesi neredeydi, babası ne iş yapardı, hangi okulda okuyorduk... Bir taraftan kendilerince “ağabey tavsiyeleri”nde bulunup daha fazla içmememizi öğütlüyor, bir taraftan da ezik ezik espriler yapıp bir dahaki sefere onları da eğlenceye çağırırsak mutlaka geleceklerini söylüyorlardı. İki tip, aşağı yukarı yarım saat kapıda dikilip bizi meşgul etti, keyfimizi kaçırdı. Polisler gittikten sonra evdekilerin büyük bir bölümü de çıkıp kendi evlerine döndüler. Kalanlar da buldukları köşelere uzanıp uyanmaya başladı. Hakan sonradan çok pişman olmuştu ama nedense böyle bir bok yemişti işte o gece.

21 Ocak 2009

teşekkürler türk polisi

her işte bir hayır vardır.

dün kazan gibi bir kafayla kalkmıştım. hastaydım, nezleydim, günü evde geçirmek istiyordum. sonra televizyonu açıp hrant dink'in ölümünün ikinci yılı dolayısıyla yapılan yayınları görünce dayanamayıp çatalca'dan osmanbey'e gitmeye karar verdim. iki saatlik bir yolculuğun ardından agos'un önündeki kalabalığa karıştım. içimden, gelmekle iyi edip etmediğimi sorguluyor, burnumu çekmediğim saniyelerde sümkürmekle meşgul oluyordum.

sonra "tören" bitti ve ömer'le taksim'e doğru yürümeye başladık. harbiye civarında bir baktık öndekiler geri dönmüş ağızlarını burunlarını tutarak bize doğru koşturuyor. anladık ki polis gaz bombası atmış. saçmalığın böylesi. gayet sessiz sakin yürüyorduk gaz bombası neyin nesidir anlamadık.

olan bitenleri daha iyi gözlemek için hemen geri dönmeyip biraz daha bulunduğumuz yerde oyalanınca gaz bizim de burnumuza geldi. derhal gözlerimi yaşarttı, genzimi yaktı. söve söve elmadağ'ın yokuşlarından aşağılara doğru indik. içimden, keşke gelmeseydim, hasta hasta ne işim var burada diye geçiriyordum.

derken gaz benim burnumu bir anda açıverdi. baktım ki ne burnumu çekiyorum ne de sümkürüyorum. hatta beynime falan da iyi gelmiş olacak, böyle ferahlayıp kendime geldim. sonra işte zeynep'le buluştum, gezdik falan, fark ettim ki ben bomba gibiyim. gazı yediğimden beri gayet sağlıklı ve zindeyim. halbuki ne panadollar, tylolhotlar, sudafedler içmiştim de, bana mısın dememişti.

ne diyeyim; teşekkürler türk polisi.

14 Ocak 2009

müziksiyen eyetouch

aytaç'ın son bestesi hadi gel ve öncekiler:

aytaç fener myspace
aytaç fener lastfm
aytaç fener - hadi gel

13 Ocak 2009

sünepeler falan

"Mahmut Bey gibi iyiler, yürekliler hep ölecek anlaşılan. Ne tuhaf, gavurlar kovulduktan sonra buralar tümden korkaklarla sünepelere kalacak."
yusuf atılgan'ın yarım kalan canistan romanından.

belki her şeyin gerçekten de bu kadar basit birer açıklaması vardır. bazen benim de böyle pratik olasım geliyor. dünyanın muhafazakarlaşmasının asıl sebebinin ortalama insan ömrünün uzaması olduğunu; ya da türkiye'de yükselen milliyetçiliğin geniş bir kitleyi teşkil eden televizyonsever ortayaşlı türklerin çocukluk nostaljilerinden kaynaklandığını düşündüğümdeki gibi.

12 Ocak 2009

afiyet olsun william

diri diri yakılmayan ya da vatandaşlıktan çıkartılmayan kimi şanslı yazarlarımızın bazen heykellerinin dikildiği bile olur. ancak, kıymet verdiğimiz düşünceleri dondurup sabitleştirme alışkanlığımız olduğundan, yazar heykellerimiz de çoğunlukla düşünceleri betonlaştırma edimimizin nihai ürünleri olmaktan öteye gidemez. hoş, ömer seyfettin'in böyle bir muameleye maruz kalmasında anlaşılır bir yan bulunabilir; ancak sait faik'in betonlaşmasına razı olmak pek mümkün değil.
bundan kelli, bizde "yazar sergileri" de oldukça azdır. yazarların hayatlarını, düşünce dünyalarını, edebi yaratılarındaki gelişmeleri, izleklerindeki dönüşümleri yansıtacak sergiler pek düzenlenmez. hoş, yazar sergisi yapmak da zor iş. bir yazarı, ya da herhangi bir düşünce adamını, fikirlerindeki gelişimleri hissettirecek şekilde, gerek edebi gerek şahsi gel-gitleri ile birlikte ziyaretçiye aksettirmek, üstelik bunu sıkıcı olmadan becermek hiç kolay değil.
tütün deposu'ndaki william saroyan sergisi ise dünyaca ünlü yazarın portresini etraflıca ve gayet eğlenceli biçimde sergilemeyi başarıyor. ne de olsa, bisiklet üzerindeki bir saroyan resmini posterine ve girişine koyan bir sergi tasarımının, düşüncelerin dinamikliği ve kişiliklerin devigenliğine dair vurguyu bir düzeyde daha en baştan gerçekleştirmiş olduğunu söylesem pek yanlış olmaz. saroyan'la ilgili kasım ayında da yazmıştım; 2008 yazarın yüzüncü doğum yılıydı ve bu nedenle unesco 2008'i william saroyan senesi ilan etmişti. barış adımı diyerekten futbol maçlarına gidenler, asıl böyle sergilere gelseler diye geçiriyor insan içinden. ne bileyim, belki de şu aranıp da bulunamayan ortak acı abartılı futbol düşkünlüğümüzdedir?
neyse, aşağıda sergide de görüp çok beğendiğim ve saroyenesk mizahı iyi yansıttığını düşündüğüm bir alıntı var. şu kitaptan yapılmış: William Saroyan / Badmıvadzkner Hartsazruytsner Esseyner Huşer (William Saroyan / Öyküler Söyleşiler Makaleler Anılar); Erivan: Nairi, 1999.

1935'te, henüz tek bir kitabım varken Ermenistan'ı ziyaret ettim. Bitlis'e yaklaşmak istiyordum. Bitlis'e yaklaştım. Eçmiyadzin'e gittim. Orada bir adam vardı, ona sordum: "Bitlis nerede?" Dedi ki: "Buradan bir gün, iki gün, üç gün, dört gün, sekiz gün dosdoğru yürür, yürür, yürürsen, Bitlis'e varırsın. Git!" Ben de ona dedim ki: "Şimdi gitmeyeyim, kayısı yiyeyim." Orada bir kayısı ağacı vardı. Oturdum kayısı yedim.

içinizden sergiye gitmek geldiyse, hemen belirteyim; artık çok geç. çünkü sergi iki gün önce sona erdi. onun yerine saroyan'ın aras'tan çıkan temiz çevirili kitaplarını okuyabilirsiniz. bir de, belki bir gün buralarda bir arshile gorky sergisi düzenlenir de, ona gider teselli bulursunuz.

08 Ocak 2009

A Rough Guide

Be polite at the reception desk.
Not all the knives are in the museum.
The waitresses know that a nice boy
is formed in the same way as a deckchair.
Pay for the beer and send the flowers.
Introduce yourself as Richard.
Do not refer to what somebody did
at a particular time in the past.
Remember, every Friday we used to go
for a walk. I walked. You walked.
Everything in the past is irregular.
The steak is very good. Sit down.
There is no wine, but there is ice cream.
Eat slowly. I have many matches.


ps. from mark haddon's the talking horse and the sad girl and the village under the sea. it feels good to be back at my parents' home in çatalca, with my old books.

07 Ocak 2009

iki bin sekiz de bitti

2008 hayatımın yirmi dört senesinden biridir.
üniversiteden mezun oldum.
sonra iki işe başladım. ayıptır söylemesi iyi para kazandım. hepsi hemen çarçur oldu, ayrı mesele.
galata'da artiz bir evde oturdum, hasan bülent'i bile ağırladım.
zeynep'le iki defa bodrum'a, iki defa venedik'e gittim.
san sebastian'da okyanusa girdim.
hamburg'ta dünya gözüyle r.e.m'i gördüm.
eş dostla bol bol yedim içtim.

yani, hayatımın en güzel senesiydi. hava atmak kadar unutmamak için de yazıyorum bunları.

öte yandan yılın sonunda yaşlandığımı ve aklımın tembelleştiğini hissetmekten kendimi alamıyorum. yaşlanma kısmı biraz gülünç, ama gerçekten de böyle düşünüyorum. fark ediyorum ki, alışkanlıklarımla halihamur olmuş kategorik düşüncelerim meğer çoktan fırına verilmiş; bazı kavramlar kendilerine açtıkları yerlerde çukur oluşturmuşlar.

bu, sanıyorum, hem iyi hem de kötü bir şey.

başka bloglar: eş dost tanıdık ve sevgi saygı çerçevesi