19 Aralık 2008

bu son olsun bu konuda

nasıl oluyor da, bir cümlede siyasetten dem vurup milli çıkarlardan bahsederken bir dahakinde "benim dedemleri camiye topladılar şöyle yaktılar," "bizim köyde tek tek kulakları kesmişler," diye konuşabiliyorlar? buna pornografi derler. şiddeti estetize etmek derler. aklına gelir, söylemezsin, utanırsın. of neler okuduk, dinledik; ama dilinin ucuna gelse de demezsin, yazacak gibi olursun ama acıyı argümanlaştırmak ayıp gelir. hele ki şahit olmadığını, görmediğini, anlatamazsın.
şimdi bir de, acı ve şiddeti bayağılaştırdıkları yetmemiş gibi, özrü de bayağılaştırdılar. bir an olsun susmayı beceremezler, rahat bırakmazlar. özrü istedikleri gibi tartışmayı kendilerine hak görürler. nasıl bilmiş ve hesapçı bir dildir hemen münazaraya koşarlar. nasıl bir midesizliktir hakkında espri yaparlar. taşak avuçlar gibi özrümü alır tartarlar. bi bulaşmayın, bi dokunmayın, bi siktirin artık yetti ulan.

17 Aralık 2008

kendimi tutamadım şarkı listesi yaptım

2008'de, önceki birkaç yıla kıyasla, yeni çıkan albümleri pek sıkı takip edebilmiş değilim. bu vaziyet, hem açıkradyo'daki programı bırakmamla, hem galata'da komşunun internetini sekiz ay boyunca kaçak olarak kullanmamla, hem de yeni mp3 çalarımı aldıktan iki ay sonra kaybedişimle alakalı. ama yine de, mütevazı da olsa, 2008'in en iyi şarkılarına dair şahsi bir sıralama yapıp sizlerle paylaşmaktan geri duracak değilim. ayrıca şarkıların bulundukları albümler de, dinlediklerim arasında 2008'in en iyi albümleridir.

1. shearwater - rooks
yılın ilk yarısında başvuru işlemleri ve editörlük uğraşlarıyla sabahladığım gecelerde favorimdi bu şarkı. rooks, yani kargalar, niye ilgimizi çekmez ki pek? mesela en az kargalar kadar sıradan kuş cinsleri olan martıları ya da güvercinleri romantikleştiririz de, kargaları niye es geçeriz? nişanyan'ın etimoloji sözlüğüne bakarsak "karga", "kara kuş" manasına gelen bir tamlamadan evrilip bu hale gelmiş. daha az mana yüklenebilirdi miydi bir hayvana? nasıl gözüküyorsa öyle: "kara kuş". oysaki tarlaların arasından geçen bir yolda giderken mutlaka görmüşüzdür bir karga sürüsünün araziye simsiyah tüneyip kahvehanede dedikodu yapan ihtiyarlar ya da bir eyleme hazırlanan geçkin devrimciler gibi bekleştiklerini. rooks'u ne zaman dinlesem, kargalar hakkında düşünesim geliyor.

2. sakin - edepsiz komedya
hayat albümünü bi kenara kopyalamıştım ama türkiye'deyken dinlemiyordum. ama burada evden okula giderkenki 22 dakikalık tren yolculuğumda şarkıyı sekiz defa döndürmüşlüğüm var. buna rağmen şarkının düzenlemesinde de sözlerinde de hiçbir fevkaladelik bulunduğunu düşünmüyorum. ama onur özdemir sesini çok iyi kullanıyor, melodi de şahane, bir de işte "seni sorana her yanım derim / ve dahasını da eklerim" bölümündeki naiflik çok mutlu ediyor. zaten iyi bir şarkı da tamamen böyle olmalı, değil mi?

3. santogold - you'll find a way
çocukken bunaldığımda hareketli bir şarkı açıp odanın içinde koca kafamla tek başıma dans etmeyi öyle bir alışkanlık haline getirmiştim ki, bazen bu eğlenceyi bütün bir gece boyunca sürdürürdüm. büyüdüğüme kani olmamı sağlayan değişikliklerden biri, artık pek sık öyle tek başıma dans etmiyor oluşum. you'll find a way bu sene bu eski alışkanlığımın nüksetmesine sebep olan tek parça. ama husus sadece şarkının mükemmel düzenlemesi ya da santi white'ın şahane yorumunda değil; aynı zamanda hırs küpü bir tipitoşa hitap eden sözlerdeki öfke ve alayın güçlü ifadesinde.

16 Aralık 2008

george vs. fatih

the guardian'ın dünkü (15 aralık 2008) internet baskısında videosu vardı; george monbiot fatih birol'la röportaj yapmış. monbiot, meşhur aktivist ve the guardian'ın köşe yazarı; küresel ısınma konusunun en sıkı takipçilerinden ve hesap sorucularından. fatih birol da international energy agency'nin, yani dünyada enerji konusunda sözü en çok dinlenen kurumun başkanı. böyle bir röportajın yalnızca gerçekleşmesi dahi başlı başına bir olay, çünkü küresel ısınma tartışmasının iki ayrı ucunda bulunanlar aynı zeminde çok ender karşı karşıya geliyor.
fakat video'yu izlemek sadece küresel ısınma ile ilgili şeyler getirmedi aklıma. lütfen siz de birkaç dakikanızı ayırıp izleyin. işin bilimsel yönüne zaten pek aklım basmıyor; ancak tabii ki, kendimi küresel ısınma teorilerini savunup dünyanın ekolojik geleceği ile ilgili karamsar olanlara çok çok daha yakın hissediyorum. hele ki george monbiot gibi aktivist, üretken ve adanmış entelektüellere itimadım sonsuz.
ne var ki, bu videoyu izlerken george'dan ziyade fatih'le empati kurmama engel olamadım. george sorularını çat çat yöneltirken, fatih'in suratında hazırlıksız yakalanmışlığın belirtileri; george iea'yi türlü sorumsuzluklarla suçlarken, dünyada enerji kaynaklarının dağılımı, kullanımı ve geleceği ile ilgili çok geniş ölçekli bir araştırma yaptığı ve raporlarında radikal yenilikler önerecek kadar kurumunun geçmiş politikalarıyla ters düşmeyi göze aldığı için en azından ufak bir teşekkürü hak ettiğini düşünen fatih'in gözlerindeki şaşkınlık ve mahcubiyet; george anadilinde hızla konuşup fatih'in zırt pırt sözünü keserken, fatih'in türkçe vurgulu ingilizcesiyle laf yarıştırma gayreti... yani george, bence kesin haklısın; ama bula bula fatih'i mi buldun sinirini çıkartacak?
videoyu izlerken içimden geçen, "fatih birol'a bak sen yahu nerelere kadar gelmiş helal olsun çalışkan adam demek ki, bak nasıl da terbiyesini saygısını hiç bozmuyor," diye içimden geçen düşünce şeridiyle ilgili ne yapmalıyım sizce? kesip atayım mı bunu, yoksa saklayıp büyüteyim mi?

11 Aralık 2008

existence is continuous threshold crossing

ya da türkçesi:
var olmak, eşik atlayıp durmaktır.

üç sene önce başlıktaki söze bir yerde rastlamış, not etmişim. güzel laf, ama kim bilir nerede denk geldim.

05 Aralık 2008

yılgınlık ve özür ve kör olsası kasap beyoğlu'na gitti

"if you live in turkey, and if you feel like something's missing, yeah, probably that's why." david, "how come that you're not one of those turks who, uhm, who do not know much about and who deny, uhm..." dedikten sonra vermiştim yukarıdaki cevabı. verir vermez de pişman olmuştum. yine, yeni insanlarla tanışırken, bir çeşit cool görünme çabasıyla tutuştuğumu ve akıllı sözlerle puan toplama gayretinde olduğumu sezmiş, utanmıştım kendimden. oysa şimdi düşünüyorum da, bütün artizliğine rağmen, çok doğru bir laf edivermişim.

geçen sene birkaç defa çatalca'dan akşam trenine binip sirkeci'ye, oradan da galata'daki eve gitmiştim. hava karardıktan sonra çatalca'nın ıssız tren istasyonunda beklemek; bir o kadar ıssız ve tekinsiz istasyonlarla ışıksız tarlaların arasından trenin ritmik çıkırtısıyla geçip gitmek; treni ve içindeki herkesi olduğundan daha da fakir ve uykusuz gösteren loş beyaz ışığın altında, trakyalı çiftçiler ve memurlularla birlikte her penceresinde ay-yıldız etiketi bulunan kompartımanlarda bir buçuk saat yol almak; akşam saat on'a gelirken neon tabelalardan yansıyan ışıklarla aydınlanan boş sokaklarında, çirkin lahmacuncularında ve heyula gibi dikilen kirli iş hanlarında gündüzün kalabalık mutsuzluğunun izlerini taşıyan sirkeci'ye varmak; sonra karaköy'de o saatte içindeki bütün dükkanların kapalı olduğu, evsiz bir amcaya ve birkaç kediye yuvalık eden, çatlak kolonları ve basık tavanı ile malül yeraltı çarşısı'ndan geçmek; en son da kamondo merdivenleri'nin başında kafayı yukarı kaldırıp yokuşu ve kulenin ucunu görmek; öyle bir yılgınlıktı ki...

moris farhi ingilizce yazan bir türk romancı. romanları kadar, yıllardır uluslararası pen derneği'nin asbaşkanlığını üstlenmesiyle de biliniyor. 2004'te yayınlanan son romanı young turk'ün yeni baskısını almıştım, ama bitireceğimi ummuyordum. farhi pek benim tarzım bir yazar değil; inkılap veya remzi'nin kataloglarına yakışacak türden, tarih meraklısı, diyalogçu ve fazla iyimser bir dile sahip bir yazar. young turk, ikinci dünya savaşı sırasında ve hemen sonrasında istanbul'da geçen birbiriyle ilintili on üç ayrı anlatıdan oluşan bir roman. neredeyse hepsi çocuk karakterlerin ağzından anlatılan, istanbul'un çokkültürlülüğü ve renkliliğini nostaljiyle, atatürk'ü ve azınlıkların vatandaşlık bağıyla devlete bağlanıp kendilerini güvende ve evlerinde hissettikleri erken cumhuriyet dönemini özlemle, türlü türlü ayrımcılığı ve savaş karmaşasını kahırla anan anlatılar bunlar. genellikle yahudi cemaatinden istanbullular hikaye edilse de, türk, ermeni, kürt, rum, abaza, fransız kimi ararsanız var. roman, savaş sırasında istanbul'daki ikircikli durumu, yurtdışında akrabaları bulunanlardaki endişeyi, nazi'lerden kaçıp türkiye'ye sığınan yahudileri anlatarak başlayıp, varlık vergisi ile toplumdaki lümpenleşme ve hukuksuzlaşmaya dair hikayelerle devam ediyor. sonunda da, her biri türkiye'nin ayrı yerlerinden gelmiş çocukların robert kolej'in yatakhanesindeki mutlu arkadaşlıklarının siyasi çalkantılar dolayısıyla sona ermesinin, her birinin uzak köşelere savrulmasının ve içlerinden bir yahudi'nin önce nazım hikmet'in yurtdışına kaçmasına yardım edişinin, sonra da kendi kendisini ingiltere'ye sürgün edişinin hikayesiyle bitiyor, bu yer yer otobiyografik roman.

david hamalyan, filedelfiyalı bir ermeni. baba, zor çölünden halep'e yürümüş bir kız çocuğunun evladı, anneyse doğu ermenistanlı. ermenice konuşulan, bol bol batlıcan, bastırma, yalançı dolma yenen bir evde büyümüş, filedelfiya'da sovyet tarihi okumuş, bremen'e tarih mastırı yapmaya gelmiş bir "armenian-american". buradaki en yakın arkadaşım. bana rugby öğretmeye çok kastı ama beceremedi; kendisinin de o kısa boyu ve kavrukluğuyla nasıl o kadar iyi oynayabildiğini anlayabilmiş değilim. eh, ermeni kültürü, tarihi, soykırımı (ya da kıyım'ı, kırım'ı, tehcir'i! ne fark eder ki?) hakkında pek çok şey bildiğimi sanırdım, ama "so how do you say 'fuck off!' in armenian?" dediğimde, aylardır bu soruyu sormamı beklediğinden olacak heyecanla ve yüksek perdeden verdiği, "we say 'siktir!'" cevabının üzerine gülmekten ve şaşkınlıktan ağzımı çenemi toplamam bayağı uzun bir zaman aldı. "oh, we also say 'pezevenk' a lot. you know, armenians are such a nice people that we don't even have our own curses."

richard hagopian'ı da david'ten öğrendim. halbuki ömer faruk tekbilek ile ortak albüm bile yapmış, dünyaca ünlü bir ud virtüözü. david söyler söylemez eve gelip youtube'dan hagopian'ın videolarını izledim. kaliforniya'da doğup büyümüş bir amerikalının ud çalarak benimkinden de düzgün bir türkçe telaffuzla söylediği eğlenceli şarkıları, yani yazın çatalca'da cam açıkken bayırdaki düğünlerden sesleri gelen ve beni içten içe dans edip göbek atmaya davet eden o şarkıları dinlediğimde ve videolarında gerdan kırıp parmak şaklatan ermeni-amerikalıları gördüğümde; kamondo merdivenlerinin dibinde kafamı kaldırdığımdaki gibi; ve moris farhi'nin kalın kitabını yapacak onca işin gücün arasında kendime engel olamayarak okuyup bitirdiğim zamankine benzer bir ruh haline teslim oluverdim: yılgınlık.

sanırım melankoli'nin bir sonraki evresi bu. melankoli, bir kaybın ardından yaşanan, günlük hayata bağlılığın düştüğü geçici bir dönemse; yılgınlık da, melankolinin kolay kolay geçip gitmemesi, hırpalaması, bünyeyi yorması, aynı kayıplarla devamlı karşılaşmanın, yoklukla yüzleşip durmanın getirdiği bir çeşit bezmişlik. öylece bırakılıp gidilmiş konaklarla yağmalanmış dükkanların anısı ne kadar melankolikse, fener rum okulunun kıpkırmızı endamının karşısındaki çirkin ve devasa lise ile neve şalom'un önündeki dizi dizi korumalar o kadar yıldırıcı. tıpkı ıssız istasyonlar, loş trenler, eminönü'nün derme çatmalığı ve karaköy'ün akşamları çok fena kirli ve kimsesiz oluşu gibi. terkedilmiş köylerin, yıkık dökük kiliselerin hatıraları gibi. yine de fena cevap değilmiş david'e verdiğim: "if you live in turkey, and if you feel like something's missing, yeah, probably that's why..."

siz önce buyrun, hala okumadıysanız, nazım'ın akşam gezintisi'ndeki şu beş dizesini okuyun. sonra da hagopian'ı dinleyin. sonra da işte, ne bileyim. tarihi de batsın siyaseti de. o yüzden de işte, bu özür önemli biraz.

bakkal karabet’in ışıkları yanmış.
affetmedi bu ermeni vatandaş
kürt dağlarında babasının kesilmesini.
fakat seviyor seni,
çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri türk halkının alnına.




01 Aralık 2008

siyasi kehanet

bundan altı yedi sene önce, radikal iki okuduğum bir pazar kahvaltısının ardından, babama yakında dünyada çok kuvvetli bir liberal-sol rüzgarın eseceğini söylemiştim. herhalde çeşitli grassroots hareketleriyle ilgili haberlerden etkilenip tavadaki son sucuğu çatallamadan önce ağzımdan çıkartıvermiştim bu lafı. aradan altı yedi yıl geçti ve öngörülemeyecek şey oldu, obama seçildi. fena tahmin değilmiş değil mi? ama maalesef bu tahminimi kayda almadığım için, hiçbir faydası yok.
o nedenle yeni kehanetimi bu blog aracılığıyla siz değerli blogseverlerle paylaşıyor ve kayda geçiriyorum: beş seneye kalmaz türkiye'de de kuvvetli bir liberal-sol (eh, obama'nın solluğu tartışılır ama türkiye'dekininki tartışılmayacak) siyaset coşturacak meydanları. belki sadece wishful thinking diyecek geçeceksiniz. ancak düşünsenize; taraf gibi bir gazeteyi hayal edebilir miydik beş sene önce?
derdim argüman geliştirmek falan değil; doğrudan kehanette bulunuyorum. tutarsa görürsünüz. zaten tutmazsa, vay halimize... ama argümansa, o da hazır: tunç'un gayet veciz biçimde belirttiği ve hepimizin tecrübeyle bildiği gibi, herşeyi son dakikaya bırakan, yumurta kapıya dayanınca aklı başına gelen bir milletiz kardeşim. o kadar.

28 Kasım 2008

ne kadar salak bir adam olduğumla ilgili: müzeler

aslında müzeler o kadar da sıkıcı yerler değil.

bremen çağdaş sanat müzesi'nin bir odasında birebir insan maketlerinden oluşan, fazla yaratıcı olmasalar da precision'ları ile hayranlık uyandıran işler var. kapıdan girince sizi masaya kapaklanmış uyuyan bir kadın heykeli karşılıyor ki, gerçek olup olmadığını anlamak için dibine kadar girip bakmak zorunda hissetmiştim. neyse çok utanıyorum, biraz da uykusuzdum o günlerde işte, ondan da olabilir, odada üç tane heykel var ama ben ilk anda dört tane heykel var sandım. selçuk erdem'in angut karakterleri gibi, aa bir tane de köşede oturup kitap okuyan müze bekçisi adam kılığında heykel yapmışlar vay anasını, diye düşündüm, sonra da bu heykeldeki kusursuz işçiliğe daha da yakından bakabilmek için ona yavaş yavaş - sanata saygımdan dolayı - yaklaşmaya başladım. tam aramızda bir buçuk metre kalmıştı ki heykel bir anda bana gözlerini dikti. şimdiii, o anı nasıl anlatayım? korku, utanç ve mahcubiyet bir arada. hem, adamı da heykel sandık yahu ayıp oldu iyi mi, diye utanıp bozarıyorum, hem de salaklığıma öfkeleniyorum. bir iki saniye öyle bakıştık adamcağızla. sonra, içimde kopan fırtınayı fazla belli etmediğimi umarak kendimi iki adım ötedeki cam kenarına atıp sanki dışarı bakmak istemişim gibi yaptım da, tekrar yürüyüp odadan çıkabilecek takati toplayabildim.

bu ikincisi tam olarak nerede başıma geldi hatırlamıyorum. istanbul'da olabilir de, olmayabilir de. yine bomboş bir müzede ya da galeride işsiz güçsüz geziyorum. oh dedim işte bir video işi; perdeleri araladım ve karanlığa daldım. bu karanlık odalarda tek başıma olduğumda hep biraz rahatsız hissederim zaten. acaba bir yerde odayı gözetleyen, böyle yaptığımı ettiğimi yeşil yeşil yansıtan bir kamera var mıdır diye kıllanırım. bir de işte nedense, bu odalara koydukları iskemlelere banklara falan oturmam da, gider bir köşeye yaslanırım. böyle yaslanmış şekilde perdede gayet durağan bir videoyu izlerken odaya gay bir çift girdi. anlaşılan karanlık odalarla ilgili benimkiler gibi acayip düşünceleri yoktu ki, iskemlelere oturup perdede olan biteni pek sallamadan sarılmaya öpüşmeye başladılar. tabii ki köşede karanlıkta durduğum için beni fark etmemişlerdi. bu durumda ben de kendimi dikizci sapık bir herif gibi hissetmeye başladım. onlar perdeden ve projektörden yansıyan ışığın altında öpüşüp sarılıyorlar, ben de karanlıkta tek başıma ne yapacağımı bilemeyerek paniklemiş ve kıpırdayamaz halde duruyor, e haliyle onları izliyorum. öksürme numarası çok çirkin olacağından, sessizce odadan çıkmaya karar verdim. ama ayağımdaki konversler yürüyünce ses çıkartacağından, izlediğimiz video da fazla sessiz olduğundan, kıpırdamadan evvel konversleri usulca ayağımdan çıkarmayı dahi ihmal etmedim. bu seferki sanata değil, aşka saygı. sonra, çocuklar koklaşmaya, perdedeki video da oynamaya devam ederken, sessizce ilk adımımı attığım anda, koca kafamın koca gölgesi bir anda bütün perdeyi kaplamasın mı? yine göz göze kilitlenme, yine utanç, yine kahır.

bu diğerlerinden biraz farklı: zeynep'le otuz günlük başbaşa interrail maceramızdaki tek kavgamız. sadece ne kadar salak değil, aynı zamanda ne kadar çekilmez ve huysuz bir adam olduğumu da anlatıyor. barselona'daki ikinci günümüz ve bütün günü gaudi'nin eserlerine ayırdık; sagrada familia ile başlayıp, casa mila ve casa battlo ile devam etmeyi planlıyoruz. ama, yolculuğumuzun neredeyse yirminci gününe gelmemize karşın her yerleri gayet mutlu mesut gezmeye devam edişimiz bana batmış olacak ki, daha sabahtan arıza çıkarmaya hazır şekilde uyandım. fekat kahvaltı ederken emre kurt'tan gelen sürpriz telefon ve sonra sagrada familia'da onunla buluşmamız, sinir çıkarma seansımı uzunca bir süre ertelememe sebep oldu. emre kurt gittikten sonra ise aksiliğim ve huysuzluğum katlana katlana artarak geri gelmeye başladı. hırsla burnumdan soluyor, her geçen dakika somurtma mimiklerimi daha da geliştiriyordum. ne var ki, şöyle dişe dokunur bir sebep bulup terslik çıkartamıyor, geliyorum diyen tartışmayı bir türlü başlatamıyordum. tam o sırada, zeynep'le casa mila'dan casa battlo'ya gergin bir sessizlikte yürürken gözüme bir tabela ilişti: "antoni tapies müzesi 200 m." gayet soğukkanlı biçimde bu tabelayı bir kenarıma not ettim. sonra, casa battlo'ya gidip on beş yirmi dakika sırada beklememizin ardından tam içeri girecekken, başladım "ben antoni tapies müzesi'ne gitmek istiyorum, bıktım gaudi'den, çok seviyorum antoni tapies'i" diye mızmızlanmaya. zeyno daha içinden "antoni tapies de kim, ne diyor yine bu salak?" diye geçiremeden, "zaten hep senin istediklerini yapıyoruz," diyerek bitirici vuruşumu gerçekleştirdim. bunun üzerine, benim güzel huylumun, tombiş yanaklımın, şuh kahkahalımın, jandarmamın, bir anda, gözleri dolmasın mı? hemen sabahtan beri nasıl haksızca huysuzluk ettiğimi anladım, ama biraz spor olsun diye öyle hemen alttan almadım. oturduk kenardaki çimlerin üzerine, şöyle ağız tadıyla bir güzel tartıştık. çok geçmeden sakinleştik ve kalkıp tabii ki antoni tapies müzesi'ne gittik. ama: "the museum is closed due to renovation. thank you for your visit."

haftaya buradasın güzellik! söz, hiç huysuzluk yapmıcam. çok özledim de. gerçi, müzelerden bahsediyordum, ne oldu böyle bir anda...

23 Kasım 2008

kim yazacak bir zeki müren biyografisi?


1931 yılının 6 Aralık Cuma sabahı ezanlar okunurken Bursa'da, Hisar semtinde Ortapazar Caddesi'ndeki 30 numaralı, iki katlı ahşap evde doğdum. Babam kereste tüccarı Kaya Müren, annem Hayriye Müren'dir. Başka kardeşim yok, tekim.

geçen akşam yine youtube'daki kliplerini izledim. bodrum antik tiyarto'da verdiği bir konserde zahidem'i söylerken çekilmiş, filmlerinden makaslanmış, televizyon programlarından alınmış bütün o görüntüleri izlerken gene; sesinden, yeteneğinden, vatkalarından, yüzüklerinden ve makyajından aldığı güçle dinmeyen bir sızıyı bastırdığını düşünmeden edemedim.

türkiye'de (popüler / politik) kültürün, toplumsal cinsiyet sorununun ve sanatın düğüm düğüm olduğu noktalardan biri zeki müren. öyle hiçbir tabuyu falan yıkmadığı, bilakis hepsini sağlamlaştırdığı malum. gönül ilişkilerini açıkça yaşamamış, "paşam" hitabına itiraz etmeyen, malvarlığının büyük bölümünü mehmetçik vakfı'na bağışlayan biseksüel ve travesti bir sanatçı. sanki her sanatsal üretisi ile bir bedel ödeyen, halk denen muğlaklığın kendisine sahip çıkma lütfunu karşılamak uğruna onlara layık olmaya çabalayıp duran bir yürek.

sanatsal edimini alternatifsiz bir iktidarın mümkün kıldığına kani olduğundan, o iktidarla göz göze gelememe; onun müsaade ettiği sahadan bir adım dışarı çıktığında mahcupça geri dönüp tekrar içeri girme refleksinin egemen olduğu bir sanatsal yaratı gel-git'i var zeki müren'de. oğuz atay'la biraz benzeşmiyor mu bu özellikler? atay'ın birbirini bir açıp bir örten cümleleriyle, her yargısını tazmin etme derdinden asla sadete gelemeyen anlatısıyla; zeki müren'in kat kat kıyafetleri, nağme nağme uzatmaları ya da "açık seçik" bir fıkra anlatışının hemen ardından makamlardan dem vuran profesyonel bir dile sığınma huyu aynı şeyleri anımsatmıyor mu? zeki müren'in sonunda aşırı kilolardan, fondötenden, saç spreyinden ve ışıltılı kıyafetlerden oluşmuş hali; tutunamayanlar'ın kalınlığına, süslülüğüne, amorfluğuna benzemiyor mu?

hasan bülent'in, zeki müren'i roma, bülent ersoy'u mısır sanatına benzeterek yaptığı kıyaslamanın dışında zeki müren'le ilgili aydınlatıcı ve parlak hiçbir yazıya denk gelmedim. hadi artık, kim araştıracak, kim yazacak bir zeki müren biyografisi?

Binlerce, onbinlerce, kanayana kadar alkışlayan ellerden sonra bir yatak odası ve dört duvar; bir ayna, elbetteki yavaş yavaş başlayan bir bunalım. Uzun yıllar sonra günde 34 ilaç ve iki insülin iğnesi ve bununla yaşayan yapayalnız; evet, hayret edeceksiniz ama yapayalnız bir Zeki Müren...

not: alıntılar batmayan güneş zeki müren belgeselinden, kendi ağzından.

22 Kasım 2008

şeytanın ayak izleri

tanıdığın şeytan tanımadığına yeğdir.
eski bir deyiş


Uzun zaman önce, İskoçya’nın doğu kıyısındaki balıkçı kasabası Coldhaven’da yaşayanlar aralık ortasının karanlık sabahına uyandıklarında, yalnızca evlerinin hayatta en fazla bir iki defa görülebilecek o harikulade karın altında kaldığını değil, aynı zamanda onlar uyurken tuhaf bir şey olduğunu; düzenli olarak kiliseye giden iyi insanlar olarak anlatmaya dahi utanacakları türden; sadece şeytanlar, ruhlar ve görmezden geldikleri bütün o kötü güçler hakkındaki söylencelerde bahsedilecek kadar akılalmaz bir şeyin gerçekleştiğini fark ettiler. Coldhaven, şimdi nasılsa o zamanlar da öyleydi; denize inen sıkışık ve ıslak sokaklar ile arnavut kaldırımlı dar geçitler üzerindeki evlerden, bahçelerden ve dermeçatma tersanelerden oluşan mahcup bir karmaşa. O zamanki kasaba halkını; kendi inançları ve inançsızlıkları, kendi mantıkları, denizin gelgitleri ve hainlikleri hakkında sonsuz hatıraları ile yaşayan katı yürekli denizci insanlar; yani benim otuz küsur yıldır birlikte yaşadığım komşularımın dedeleri ve büyüanneleri oluşturuyordu. O eski insanların çocuklarının çocukları denizle aralarındaki bütün akrabalıklarını – her akrabalık gibi sevgi ve nefretle dolu olan - artık yitirmiş olmalarına rağmen, belli bir mesafeden az da olsa onları hala tanıyabildiğime inanırım. Belki yalnızca düş ürünüdürler, ancak ender de olsa o eski denizcilerin hayaletlerini, evlerinin yolunu ancak sislerin ve acımasız fırtınaların içinden geçerek bulmak zorunda kalan adamlar ile bakışlarıyla sadece haritalardan bildikleri uzak sahilleri ararken ufuğun da ötesini tarayan kadınların izlerini, onların vasat zekalı ve hep bir arada yaşamaya meraklı torunlarında gördüğümü düşünürüm. O kadınların sadece birkaç hayati an için geliştirdikleri, ancak zamanla bir önsezi ve kehanet yeteneğine dönüşen bu bakış, onlar için hem berbat bir yük, hem de zamanla alıştıkları sıradan bir kederdi. O bakışı, postane müdiresinin gözlerinde de - ne kullanabildiği ne de kurtulabildiği bir lütuf olarak - görmüştüm. Solmak üzere olan son izlerini, okula giden kızların ve genç evli kadınların gözlerinde, onlar günlük işleriyle meşgulken ya da bir felaketi beklerken, fark etmiştim.

O uzun zaman önceki kış sabahı, yataklarından erken kalkanlar, fırıncılar ve bakkallar, kömür getirmeye giden kadınlar, o gün balığa çıkmayacak olsalar da alışkanlık ve huzursuzlukla uyanmış olan adamlar, sonradan bütün kasabanın Şeytanın Ayak İzleri olarak – yabancılar ve kendi torunlarının inanılması güç ve ironik bulacakları bir adla - anacakları akılalmaz olayın ilk şahitleri oldular. Şeytanın Ayak İzleri; bir ilahinin ya da yağmurlu bir akşamüstü kütüphaneden alınıp sonradan zırvayla dolu eski bir safsata olarak anılacak bir kitabın başlığı gibi, ya da, eğer icap eder de telaffuz edilirse sadece değişmez bir kalıp gibi kullanılacak olan; sanki kendileri bulmamışlar da, ötelerdeki bilinmeyenlerden onlara gönderilmiş gibi dokunulmaz bir isim... Tıpkı, onlar uyurken, çatal biçimli ayaklarıyla, sadece sokaklarında ve geçitlerinde değil, duvarlarında ve çatılarında da dolaşıp dosdoğru bir yolu takip eden ve arkasında simsiyah izler bırakan yaratık gibi. Sonraları, rahat ve mutlu şekilde fırınlarına, mutfak lavabolarına ve balık ağlarına dönmelerini sağlayacak bir açıklama için bu akılalmaz hadiseyi incelerken, izlerin sahilde, kasabanın batı ucundaki küçük mezarlığın orada başladığını fark etmişlerdi. Yaratık sanki denizden çıkmış, henüz karın tutmadığı dar kumsalı geçmiş, sessizce ve ne yaptığını bilerek James Sokağı’nı aşmış, Shore Sokağı boyunca, kilisenin çatısına kadar çıkıp inerek, sonra da Coldhaven Wester ve Coldhaven Easter arasındaki yanığın üstünden geçerek, Cockburn Sokağı boyunca ve ardından Toll Geçidi’ndeki evlerin üstünden ve altından ilerleyerek, ötedeki kırlara ve kimsenin umursamadığı kadar iç taraflara doğru yol almıştı. O muntazam siyah izlerin ne kadar uzağa gittiğini asla bilememişlerdi, ancak karlar eridikten ve aksine hiçbir kanıt ortada kalmadıktan sonra emin olacaklardı ki, o izleri ancak bir canavar yapmış olabilirdi. Bu ayak izleri ne bir insana, ne deniz ne de bir kara hayvanına ait olabilir, demişlerdi. Keskin, çatallı ve karanlıktılar, yere sağlam basan hızlı ayakların – çabuk hareket ettikleri kanıtlanamasa da, reddedilemeyecek kadar açıktı – onların kıyı boyunca yerleşmiş dar kasabalarının içinden, kaçarcasına ya da korkunç ve esrarengiz bir şeyi kovalarcasına geçip giden bir şeye aitmiş gibiydi. Bütün bunların makul bir açıklaması olacağında, göğün altındaki her şeyin açıklanabileceğinde, çünkü yalnızca Tanrı’nın akıl ile kavranamayacağında ısrar edenler de olmuştu; ancak kasaba halkının çoğunluğu o izlerin şeytana – hiçbir zaman gerçek olarak kabul etmedikleri, ancak tam da böyle durumlar için akıllarının kenarında tuttukları bir kavram olan şeytana; yani öcüler, elfler ya da icabında Tanrı gibi - ait olduğunu söylemekten yana rahatsız olmamıştı.

Bunların hepsi söylentiden ibaretti elbette. Bu hikaye bana çocukluğumda ya anlatılmıştı, ya da ben muhtemelen bir yerlerden duymuştum. Birazını orada birazını burada öğrenmiş, sonra parça parça birleştirmiş, kendimce ayrıntılar ve yenilikler eklemiş, onu daha zengin, daha parlak, daha gizemli ve daha sağlam hale getirmiştim. Yani, uydurmuştum. O ayak izlerinin karla kaplı dar bir bahçeden geçtiğini ve balık etlerinin tütsülendiği dükkanlardan birinin damında dans ettiğini düşlemiş, onları vadinin her yerinde, Mrs Collings’in kulübesinin, Ceres’lerin yıkık evinin ve eski limonluğun orada takip etmiştim. Yatağının kenarındaki pencereden bakan bir erkek çocuğunu, Cockburn Sokağı’nda yaşadığımız yıllardaki yaşımda bir erkek çocuğunu aklıma getirmiş, onun günün ilk ışıklarında önce kar tanelerinin büyüleyici salınışını, ardından da derin siyah izleri fark edişini düşlemiştim. Şeytanın bacaların arasından yol alan, belki bir insan gibi değil, ama yine de melekle canavar, Ariel[1] ile Caliban[2] arası, bir canlı olduğunun hayalini kurmuştum. Aklımla onun ancak Noel Baba kadar, ya da Çocuklar için Resimli İncil kitabımdaki beyaz suratlı seraplar kadar gerçek olduğunu kavrasam da, bütün kalbimle onun hakikatine inanmakta direnmiştim. Hakkında soru sorduğumda okuldaki öğretmenler güç duruma düşmüş, gülerek geçiştirmeye çalışmışlardı; ancak bir seferinde, üçüncü sınıf öğretmenim Mrs. Heinz, açıklama zahmetine girmişti. Hikaye, buraların Hıristiyan olmadan evvelki zamanından kalma eski bir mitti. Kimilerine göre şeytan eski bir pagan tanrısı, kimilerine göre ise buralarda barınan Piktlerin ruhlarından biriydi; ve böyle hikayeler toprakla uğraşan çok eski halklara ve kıyıdan uzaktaki karanlık ormanlarda yaşayanlara ait olduklarından çok ender duyulagelirdi. Buralarda, suyun kenarında, hikayeler trow’lar[3], kelpy’ler[4], deniz canavarlari ve ağlara takılan yarı insan yarı balık tuhaf yaratıklarla ilgili olurdu. Eğer onların yalnızca hikaye olduklarını aklından çıkarmazsan, eski mitlerin hiçbir zararı yoktur, demişti. Sonra bana Yunan ve Roma Mitleri ve Efsaneleri isminde bir kitap vermiş, okumamı tavsiye etmişti. Okudum, ama benim aklımdaki başka bir şeydi.


[1] Shakespeare’in The Tempest isimli oyununun ana karakterlerinden, Yahudi – Hıristiyan mitolojisinde bir melek.
[2] Shakespeare’in The Tempest isimli oyununun kötü kalpli ana kahramanı.
[3] Kelt mitolojisinde, su kenarlarında yaşayan ve varolan en çirkin yaratıklar olduklarına inanılan hayali bir ırk.
[4] Kelt mitolojisinde, gövdesi ata benzeyen zararlı ve çok kuvvetli bir deniz canavarı.

bravo! john burnside'ın the devil's footprints'inin ilk bölümünü okudunuz. bu çeviri zor biter, siz en iyisi gidin kitabın ingilizce'sini alıp okuyun.

16 Kasım 2008

tc sıkar beni

ana haber bültenlerinden önce televolelerde gösterilen, serdar ortaç'la atilla taş'ın göğüslerini gere gere linçe yeltendikleri o gece hep aklımda. o zamanlar ben dinlemezdim, ama birçok arkadaşım dinlerdi. sonradan ben de dinlemeye başladım. atilla ilhan'ın şiirini bestelemesi çok ilginç gelmişti; halbuki ne kadar anlaşılır bir şeymiş. o mahur beste çalar, ateş düştüğü yeri yakar. ahmet kaya öleli sekiz sene olmuş.

ölümleri ve sürgünleri olumlayan bir bakanımız var. cinayetten, vahşetten, açgözlülükten, düzenbazlıktan bahsederken kılı bile kıpırdamayan bir bakan. sonra da reddeden, kıvıran, çevir kazı yanmasıncı. kendini bütün dünyanın dışında kategorilemeye çalışan bir ülkemiz var; bu şekilde kendini koruyacağını sanan, anlaşılmamaya çalışmak için çelişkiler yaratan, böylece bir kimlik oluşturabileceğini düşünen, bu uğurda ahlakı zihninden dışlayan, o yüzden de yalnız kalan, yalnızlıktan ve kayıptan medet uman, kaybetmediği vakit kendi kolunu bacağını kendisi kesen bir ülke. ya sev ya terket: yokluğun bize armağan olsun be hacı. kıvırmayın ya, kıvırmayın artık yeter. ona "soykırım" derler. reddetmesi, konuşmaması, örtmesi, yapmasından daha da ayıptır. hele ki onu hala olumlu bir şeymiş gibi anarlar. ne o beton kirliliği temizlenir, ne o fabrikasyon cehaletin izleri silinir. ya da bilmem, belki de herşey on beş günde değişir.

32. gün'de mustafa'yı tartıştılar. zavallım can dündar, terbiyesini ve orta sınıf türk aydını mahcubiyetini elden bırakmayarak dinledi söylenenleri. karşısında üç toraman, filmi şöyle değiştir, böyle değiştir diye akıl verdiler. bir de şu var tabii: "cumhuriyetimizin böyle zor bir döneminde." cumhuriyetin hangi dönemi zor değildi ki, hangisinde çalkalanmıyordu bir aşağı bir yukarı? gözlükleri ve süveteri ile gönüllerimizdeki cumhuriyet aydını resmine can veren turgut özakman, cumhuriyet aydınının bütün çelişkilerini de sergilemekten geri kalmıyordu. "can benim oğlum gibidir" ile başladığı konuşmasıyla, babalıktan çocuğunu azarlamaktan başka pek bir şey anlamadığını belli ediyor; rıdvan akar'ın meraklı bir sorusuna, böyle bir sorunun sorulmasını dahi kabul edemeyeceğini belli eden bir sinir ve muhatabına haddini bildirme alışkanlığıyla cevap veriyor, "atatürk yalnızdı" yargısını evirip çevirip "atatürk eşsizdi" yargısına devşirmek için çırpınıyordu.

işte böyle. tc sıkar beni, yakar beni, oyalar beni.

14 Kasım 2008

ne kadar takıntılı ve ezik bir adam olduğumla ilgili

evden, hannover'deki sprengel museum'a gitmek için çıkmıştım, çünkü cumaları sprengel'e giriş bedava. ancak en sevdiğim kotum kirli, diğer kotlarımsa sevdiğim paltomun altına giyilemeyecek kadar bol olduklarından dolayı, neden aldığımı bilmediğim ve aslında hiçbir koşulda bacaklarıma geçirmemeye çalıştığım parlak kotumu giyiverdim (parlak kot nedir ya?). bremen'in griliğinde evde devamlı ışık yaktığımdan, ancak bu ışıklar sarı renkli olduğundan, kot aynada kabul edilebilir bir manzara sundu. oysa dışarı çıkar çıkmaz fark ettim ki, kot günışığında inanılmaz derecede parlıyor, neredeyse ışık saçıyor. ancak tekrar eve dönüp kotumu değiştirmekle zaman kaybedemezdim zira treni kaçırırdım. bu nedenle gözümü kotumdan alamayarak mahsun mahsun tramvay durağına yürüdüm. durağın bir köşesindeki üniversite çağına gelmiş iki kız ve bir erkekten hiçbirinin kotu parlak değildi; hatta hepsi gayet düz renkli, tek tonlu, oldukça klasik kotlardı. diğer tarafta yaşlarına yaraşır biçimde seslerini ayarlayamayarak konuşmakta olan iki ergenin kotları da parlak değildi. üstelik, kotlarının dikişlerinin renginde bile bir kontrast, siyah kota yeşil dikiş, mavi kota sarı dikiş oyunculuğu yoktu. kotumdan ve kendimden utanmaya devam ederek tramvaya bindim. tramvaydaki insanların pantolonlarını da incelemeye başlayıp, yaşlı amcaların bile benimkinden daha güzel, üstlerine daha iyi oturan kot pantalonları olduğunu fark edince iyice bunalıma girdim. bindikten iki durak sonra, yani şehir merkezinde kendimi tramvaydan atıp, hannover'i müzeyi falan boşverip kendime kot almaya karar verdim.

kredi kartımı son deneyişimde çalışmamıştı. bu kredi kartımda biriken borçtan olabileceği gibi, o kitapçının (evet hep kitap alırım) pos makinesinin (pos makinesi mi onlar nedir? "pos" diyorlar gibi geliyor ama emin değilim) hıyarlığı da olabilirdi. ancak, böyle işte kredi kartım falan çalışmayınca biraz kızarıp bozaran bir adam olduğumdan dolayı, kot pantolonumun da parladığı bir günde kredi kartımın çalışmama ihtimalini kaldıramayacağım için, kot almaya kararlıysam gidip bankadan bir güzel para çekmem gerektiğine karar verdim. ancak para çekmem için bankaya gitmem, yani şehir merkezinin tam aksi köşesine kadar yürümem gerekiyordu.pantalonumdan yansıyan ışığın bremen'in anıtlarında, kiliselerinde, belediye binasında, postanesinde, garında falan dolaştığını düşünüp herkesçiklerin benim pantalonumun farkına vardığını hissederek koşar adımlarla gidip para çektim.

sonra, aynı yolu geri yürüyüp, galeria kaufhof denen salak mağazaya girip, hiçbir tezgahtarın bana musallat olmayacağını umarak pantolon bakmaya başladım. tabii ki bir tezgahtar bana musallat oldu ve ona düz renkli, normal bir kot istediğimi söyleyince, bana çeşitli alternatifler sunup hepsini elime tutuşturup deneme kabinlerine yolladı. şimdiii, bunu bilmenize fazla imkan yok, ama şöyle bir gerçek var ki, benim belim fazla ince ve basenlerim fazla kalın. artık kadınlık hormonlarım mı fazladır nedir, böyle tuhaf bir anatomim var. bu nedenle de üstüme doğru düzgün oturan bir kot bulmam çok zor oluyor. ya kot bütün kalçamı sımsıkı sarıyor ve salak bir görüntü oluşturuyor, ya da kotun beli düşüyor ve yüksek belli pantalonlar bile kendilerine ancak düşük bel pozisyonunda yer bulabiliyor. sonuç olarak tabii ki kot falan alamayıp oradan çıktım. çıkınca, havanın da kararmasının etkisiyle, kotumun eskisi kadar parlamadığını fark edip, belime oturuşu ve paçasının boyunu da takdir ederek onun aslında oldukça iyi bir kot olduğunu düşündüm. tabii ki müzeye gitmediğim için kendimi suçladım ve kaybettiğim iki saatlik zamanı telafi edebilmek umuduyla hızlı hızlı eve döndüm. bugünü de böyle harcadım işte.

bu bir değil iki değil benim ömrüm hep böyle geçiyor. o yüzden de hiçbir iş göremiyorum. oof of.

13 Kasım 2008

stokholm midyat

bu bilindik bir hikaye. ama başka şeyler yazacakken, yani kendi skindirik ruh halimden bahsedecekken, kendi ruh halimin gerçekten de çok skindirik olduğunu fark ettim, o yüzden de bunu anlatmayı daha doğru buldum. kendimden yine bahsederim nasılsa.
stokholm'de volkan'la buluştum, meriç'lere uğrayacağız. "aa ne iyi ettin de geldin, niye eli boş geldin," demesinler diye köşedeki çikolatacıya daldık. kesekağıdını çikolatalarla doldururken volkan'a bir şeyler sorup duruyorum, o da cevap veriyor. çikolatacıda çalışan kadın yanımıza gelip isveççe birşeyler söyledikten sonra biz daha "no swedish" falan demeden, "where are you from?" diyor. tahmin etmiştim zaten. "turkey"
kadın midyat'lı süryani. elazığ'da yaşamış. 26 senedir isveç'te. çocukları gibi kendisi de isveç vatandaşı. şimdi elli küsur yaşında. hani, kısa boylu, yuvarlak suratlı, hafif yanaklı, açık tenli, güleç bir anadolu kadını tipi vardır. neyse anlatamadım ama öyle bir tip var işte. kadın da tipik öyle. ben ona midyat'a gittiğimi, deyr-ül zafaran'ı ziyaret ettiğimi söyleyince, derdini anlatabilecek birini bulmanın da rahatlığıyla herhalde, başlıyor anlatmaya. hikayeleri biliyorsunuz; ayrımcılık, hor görme, açgözlülük, şiddet... "herkes satabildiği fiyata sattı evini isveç'e geldik. midyat öyle güzeldi ki. isveç'te 30 bin süryani var. devlet çocuklarımıza süryanice dersi veriyor. çocuklar sevmiyor gerçi çok sıkıcı diyorlar çok şikayetçiler. bize diyorlar ki şimdi süryaniler dönsün oraya yatırım yapsın. dönmeyiz niye dönelim? kırdınız bizi. binyıllardır orada yaşıyorduk. yok yok, assyriska föregningen bu sene çıkamadı birinci lige, finalde yenildi. boşver zaten superettan'da kalsınlar daha iyi."

08 Kasım 2008

eski blogçulardan

2008 william saroyan yılı. bitlisli ve kaliforniyalı ermeni yazarın doğumunun yüzüncü yılı. impulsive, tutkulu, hop oturup hop kalkan bir dil. aras neredeyse bütün kitaplarını türkçe'ye çevirdi ve yayınlıyor. frankfurt'ta rober bana birkaç tanesini hediye etmişti, ondan beri onları elimde çevirip duruyorum.
paris - fresno güncesi onlardan biri. saroyan'ın 60 yaşına merdiven dayadığında yazdığı notlardan mürekkep bir kitap. güzelliği, saroyan'ın kelimeleri gelişine dizişinde. yazmaya oturduğunda neredeyse aklında hiçbir şey olmayıp, birbirini pek de takip etmeyen cümleleri, bir gün söylediğini ertesi gün reddeceği türden bir devingenlik ile sıralayışında. saroyan: eski blogçulardan.


9 Kasım 1967

Üç saat önce Palo Alto'dan gelen dayıoğlu Archie Minasyan, karısı Helen, kızları Frances, Roxanne, Diane, Ellen ve Archie'nin babasının adını taşıyan oğlu Vahan'la kapıma dayandı.
"Hadi hep birlikte John Amca'ya kahvaltıya gidelim," dedi. Bunun üzerine, onlarla birlikte arabamla üç mil ötedeki restorana gittik. Bir saat oturup sıcak çörekler, küçük sosisler ve kahve eşliğinde sohbet ettik. Ben bu arada sekiz fincan kahve içtim.
Owl Drug'ın köşesinde The Herald sattığım günlerin birinde Archie ile babası Vahan yanıma gelmişti. Ben dokuz, Archie dört yaşındaydı. Birbirimize gülümseyerek "hello" demiştik. Ben bisikletle posta dağıtırken, Archie de İtalyan Bankası'nın bulunduğu semtte gazete satardı. Bisikletle geçerken onun günün manşetini hançeresi yırtılırcasına haykırışını duyar, ben de "Çok kazanmalısın Archie!" diye seslenirdim.
Bu sabah kahvaltıda gene paradan söz ediyorduk. Çocuklar gülümseyerek dinliyordu. En küçükleri Vahan on iki yaşında. En büyükleri Frances ise yirmi iki. O günlerden bu yana bir sürü para gelip gitti. Başka şeyler de elbette. Ama bu sabahki kahvaltı muhteşemdi, bunca yıldan sonra... İçtiğim sekiz fincan kahve de. Hepimiz biraradaydık. Bundan iyisi can sağlığı.
(s. 66 - 67)

05 Kasım 2008

bremen, pamuk, çehov, gogol, fuzuli

masumiyet müzesi'nde kemal, füsun'ların evinden ayva rendesini çalmıştı. 12 eylül'ün ardından uygulanan kontrollerde polisler kemal'in arabasını çevirmiş ve yan koltuktaki ayva rendesini görüp "bu nedir?" diye sormuştu. kemal bir türlü cevap verememiş, ağzını açıp tek söz edememişti.
ayva rendesi, masumiyetti.
ama masumiyeti simgelediği için değil, böylesi eşsiz estetikte bir metaforun unsuru olduğu için bu blogun ismi "ayva rendesi".

"ne zamandır bir blog açmayı düşünüyordum," mealinde bir cümleyle başlamayan pek blog yok. eh, ben de gerçekten de bir blogum olsun istiyordum. ancak yazıya ayırdığı enerjinin çoğu ödeve ve öyküye giden bir fert olarak, blogu açıp sürdürememekten, sürdüremediğim onlarca şeyin yanına bir de blogu ekleyecek olma fikrini göze alamamaktan dolayı, blog mlog yazamam deyip kestirip atıyordum. hem, okunacak onca şey varken, yazmak niye?
sebebini ise biliyorsunuz işte: insan odasında tek başına sessizce oturmayı beceremez de ondan.

neustadtscontrescarpe 144'teki tek odadan mürekkep küçük evime yerleşeli iki ayı geçti. önüm park, parkın ötesi şehir merkezi. bremen almanya'nın en solcu ve savaştan en az zarar gören kentlerinden biri. okulum da yeşillikler içinde, güzel bir yer işte.
r'leri söyleyemediğimden ve taklit (mimicry) kabiliyetimi istanbul erkek yıllarındaki survival instinct'im ile çok küçük yaşta geliştirmiş olduğumdan olacak (oha itirafçı sayfasına dönüyor hemen toparlıyorum) almanca telaffuzum bayağı iyidir. ama tam da bu yüzden almancamın henüz akıcılaşmadığı ilk haftalarda acayip sorunlar yaşadım durdum. ağzımı açıp konuşmaya başlayınca önce beni alman sanıyorlar, eh tipi de benzetiyorlar herhalde, ama sonra ya tuhaf bir hata yapıyorum, ya da onların söylediklerini anlamıyorum ve bu sefer de bana, "bu herif şimdi alman mı, değil mi, yoksa salak mı?" diye bakıyorlar. eğer bu sorunu bir devlet dairesi, ne bileyim elektrik şirketi, postane ya da bankada falan yaşıyorsam, oralarda muhabbetin ilerleyen aşamalarında genellikle bir de kimliğimi göstermem gerektiğinden, sorunun kaynağı bir anda anlaşılıyor: "türk işte!"
aslında bu resmi işlemler sırasında karşılaştığım durum pek sorun sayılmaz. asıl sorunu, diyalog kurmaya çalışıp da beceremediğim zamanlardan birinde bir mağazadaysam yaşıyorum. çünkü, ya kıyafetlerimdeki, çantamdaki veya paltomdaki bir etiketten, ya da kanımda, kafamda veya ciğerimde bulunan bir metallikten dolayı, girdiğim mağazaların yüzde 30unun dedektörlerini öttürüyorum. mağazaya ilk girişte sorun yok, ama eğer telaffuzu düzgün grammatiki yanlış almancamla birkaç laf etmeye çalışıp sonra da mağazadan çıkarken alarmları öttürürsem sorun başlıyor. kırık dökük almancamla kendimi savunmaya kalkınca da kaşlar sertçe çatılabiliyor. mutlaka çantamı açmamı, sonra bir kez çantalı bir kez de çantasız olmak suretiyle dedektörlerin arasından geçmemi istiyorlar. daha ilk haftadan bir adet rossman, ansons isminde şık bi mağaza ve bir adet foot lockera bir daha adımımı atmamaya yemin etmiştim.
doğrusu genel olarak mağazalara girerken inanılmaz bir tedirginlik halindeyim. ya yine öttürürsem diye içim içimi yiyor. bir de, mesela bir mağazaya girdim ve alarmları öttürdüm. hemen gerisin geri dönüp alarmı tekrar öttürmek pahasına çarçabuk oradan çıkmak mı daha doğru, yoksa mağazada bir şeye bakıyormuş gibi yapıp birkaç dakika sonra oradan çıkmak ve belki bu sefer ötmez diye umutlanmak mı? bu salak sebeplerden dolayı bremen'de çok çehovyenim sevgili blogseverler.

sonunda kendime doğru düzgün bir palto aldım. en son beş sene önce güzel bir siyah palto almıştım ancak paltoyu o kadar seviyordum ki güneşli havalarda bile giyiyordum. bu nedenle de, tamamen naylondan olan palto genleşti de genleşti ve iki sene içerisinde palto benden çok çok daha hızlı büyüyüp genişledi ve giyilmez oldu. iki kış öncesini neredeyse paltosuz şekilde, kapşonlu hırkaları spor ceketlerle kombinleyerek, geçen kışı ise biraz ciks, tasarım harikası, bol renkli paltomla geçirmiştim. geçen kışı geçirdiğim paltomu çok seviyordum ama onun neşesi bremen'de asmalımescit'te durduğu gibi durmadığından ve yaklaşan kuzey kışının ilk belirtilerinin dürtmesiyle de, olmayan parama kıyıp kendime şık ve kalın bir palto aldım. ancak şimdi de bu paltonun içinde kendimi fazla ciddi, iş adamı kılıklı ve gereksizce yakışıklı hissediyorum. o kadar ki, trenlerde falan kontrolcüler biletimi sorduklarında öğrenci kartımı göstermeye utandığım oluyor. madem öğrencisin neden bu paltoyu giydin diye sormasından korkuyorum güleryüzlü biletçilerin. ayrıca, tamam benim jacobs university zaten biraz artist bir yer ama, şehirdeki devlet üniversitesine gittiğimde kendimi bir tuhaf hissediyorum. orada benim bir iki sene önceki hallerim gibi ceket ve kapşonlu kombinasyonlarıyla idare etmeye çalışan, kaufhoflardan indirimli indirimli alınmış montlarıyla takılan yaşıtlarımı görünce kendimi hain ve işbirlikçi gibi hissediyorum sevgili okurlar. anladınız siz, sadece çehovyen olsam iyi, aynı zamanda bremen'de çok çok gogolyenim sayın blogseverler.

batı almanya'nın her şehrinde olduğu gibi bremen'de de bolca türk var. resmi sayı 23 bin ancak gerçek sayı muhtemelen daha fazla. başıma iki defa aynı şeyin gelmesi çok düşündürücü. şöyle ki:
markette iki türk (muhtemelen anne kız) bir reyonun önünde kimi ürünlere bakmaktalar. ben de o reyona yaklaşıp, raflardaki ürünlere, ürünlerin fiyatlarına bakma gayesindeyim. ancak ben yaklaşır yaklaşmaz türkler raftaki ürünleri inceleme işlemlerini noktalandırıp olay mahallinden hızla uzaklaşma eğilimindeler. personal space konusunda ortalama bir batılıdan daha da hassas biri olarak, söz konusu ikiliye çok da yaklaşmadığımı takdir edersiniz herhalde. yani, neyin nesidir bu markette reyon önceliğini almanlara tanıyan yerli vs. misafir işçi ilişkisi acaba? hepimiz tüketici değil miyiz şunun şurasında?

neyse, lafı çook çok uzattım. ama bu akşam beni oturup bir şeyler yazmaya iten asıl hatıra bambaşka bir zamandandı. onu yazmadan geçmeyeyim. çünkü, bir anda, bu akşam nereden aklıma geldiğini şimdi çıkartamasam da, hatırlayıverdiğim ve yazmak istediğim bir an var zihnimde.
çatalca'da baharın gelmesiyle biraz da gönülsüzce ama ilginç bir görev duygusu ya da kerem'e veya annemannemlerin mahalledeki arkadaşlara ayak uydurma dürtüsüyle, bilgisayar başından kalkıp pazaryerinde, top sahasında ya da lisenin bahçesinde top oynamaya giderdim. çatalca küçük yer, herkes belediye başkanının çocuğu olduğumu bilirdi. maç yaptığımız çingeneler, komşu çocukları, liseli abiler falan herkes de davranışlarıyla bana çoğu zaman belediye başkanının çocuğu olduğumu hatırlatırlardı. bu öyle boğucu ya da engelleyici bir kalıp değildi, ama yine de kendini hissettirirdi.
o zamanlar toz toprak içerisinde olan top sahasında (ziya altınoğlu stadyumu diyesiler) sahanın enine yerleştirilmiş küçük kalelerle maç yaparken, daha önce çatalca'da görmediğim, ya türkçesi biraz bozuk olan ya da aklı biraz acayip çalışan sarışın, sıska ve hepimiz tişört giyerken ceketiyle futbol oynayan bir çocukla aynı takıma düşmüştüm. maçın hemen başında iki tane gol yiyince çocuk gelmiş, şakalaşarak karnımı çimdirmiş ve çok hızlı ve aksanlı biçimde, "fuzuliden iki tane gol yedik be şişko," demişti. şimdi o iki golü tam olarak nasıl yediğimizi hatırlamasam da, daha teorik ve soyut bir düzlemde sıska çocuğun kesinlikle haklı olduğunu anlıyorum.
"fuzuliden iki tane gol yedik be şişko."
"fuzulidenikitanegolyedikbeşişko."
fuzulidenikitanegolyedikbeşişko

başka bloglar: eş dost tanıdık ve sevgi saygı çerçevesi